14 Ağustos 2012 Salı

Güzel Günler

Selam gökyüzü... Başımdan eksik olma hiç. Çünkü sana baktıkça umutlanıyorum. Selam kuşlar... Siz de sakın konmayın bir yere. Sizi uçarken görünce ben de uçuyorum, kırıyorum prangalarımı. Ağaçlar, sakın yapraklarınızı dökmeyin, sizler beni hayata bağlıyorsunuz. Akan dere, akmaya devam et. Sen de benim gibi, bir sağa bir sola, aşındır gittiğin yolu, izini bırak. Denizin dalgası, vur, yine vur kıyıya, vur ki kendime daha çok güveneyim, yılmayayım. Rüzgar sakın durma. Es önündeki tüm engellere rağmen. Zorluklarla mücadele etme azmim artsın. Yağmur! Yağ yine bembeyaz bulutlardan. Ekinler büyüsün tarlada. Toprak kokusu burnumu şenlendirsin. Güneş, gel yine. Gel ki bu güzellikleri yine göreyim. Arada beni ayla yalnız bırak ki gidenlerin kıymetini bileyim. Ay! Sen de bana hatırlat güneşi. Azla yetinmeyi öğreneyim. Karıncalar, durmayın sakın. Siz de çalışmayı, azmi hatırlatın bana. Her şeye rağmen, doğun çocuklar, doğun ki ilkbaharlar yine gelsin. Büyüyün ki, zulme, baskıya, sömürüye, faşizme, gericilere, katliamlara birlikte karşı koyalım. Güzel günler hayal edelim. Güzel günler görelim hep beraber...

17 Temmuz 2012 Salı

Ankara

Evet... Bir izin dönemine daha yaklaşırken, içimde aynı heyecan ve kıpırtıyı hissediyorum. ''Ankara'yı da insan özler mi canım?'' diye ben bile kendime sorarken bir bakıyorum ki, bu hissettiklerim özlemekten de öte. Ailem, arkadaşlarım, dostlarım ve geçirdiğim onca yıl var orada. Özlediğim mekan değil aslında, oradaki anılar ve insanlar. Bir gün insanların hiçbiri kalmasa da anılar hep var olacak. O yüzden ben nereye gidersem gideyim, Ankara'yı hep özleyeceğim. 
Gittikten bir süre sonra yine trafikte sinirleneceğim belki, belki böyle memleket olmaz olsun diye hayıflanacağım ama en zor günlerimin geçtiği bu yerde, benim en güzel günlerim de geçti. En çok kızdığım bu yer, benim en çok güldüğüm yer de aslında. Yani benim doğduğum yer burası. Hoşbulduk Ankara! 

10 Nisan 2012 Salı

Liforida

Liforida nedir diye internette kısa bir araştırma yaptım.

Ulaştığım üç düzgün bilgi şunlardı:

İlki, sözlük tanımı niteliğinde idi. Şöyle yazmışlar: "Liforida: Yabani bir yemiş türüdür."

İkincisi, Nihat Genç'in İhtiyar Kemancı isimli kitabında geçen bir kaç satır ise daha ayrıntılı açıklıyor liforidayı:
...
Babamın çocukluk arkadaşı Rum kızı, Yunanistan'a göçtükten bir müddet sonra intihar etmiş. Babam, tam kırk yıl sonra memleketi gezmeye gelmiş turist oğlundan öğreniyor. Ben de bir akşam Zigana'ya müşteri götürürken, babamdan öğreniyorum. Sislerin içinde yol, sis lambamız da yok. Yavaş yavaş Maçka deresini takip ediyoruz. Babam birden, "liforida, liforida" deyip, frene bastı. Derenin kenarına inip sigara içti. Sular çırpılan bir çarşaf gibi durmaksızın yastıklaşmış kayaların üstüne dökülüyor. Bir müddet sisin içinde gezindi. "O gün de böyle bir sis vardı", "mart dumanı, indi mi, iki ay kalkmaz, Urus köye indi, bizim asker de peşinden, köyde Ermeni, Rum komşularımız vardı, o sisin içinde kim kime ateş etti, kim kaldı, haziran güneşinde öğrendik, ben hasırın içine saklandım" dedi.
Rum kızı, babamdan "liforida" istemiş. Şimdi Zigana'ya çıkıyoruz, orada olurmuş, babamın aklına düştü, zıpkın yemiş gibi. Çünkü liforida, yüksek yaylalarda olur, kuş üzümünden küçük. Morumsu, siyahsı, yerden bir karış yüksekte minik ağaçlarda yetişir. Yazları babamızın yoldan dönerken, liforida toplar Rum kızına götürürmüş, sevgilisi. Oğluyla konuşalı üç dört yıl oluyor, şimdi Zigana'ya çıkıyoruz, aklına düştü. Öylece gömüldük sisin içine. Bir de derenin hışırtısı, bir de hışırtıyla yıkanan babamın yüzü. Geçmişte kalmış anılar, yalanlar. Mart dumanından kim ayıklayıp çıkartacak. Hiçbirimizin bilmediği üç küçük maymun aldı onu götürdü. Liforida, yüksek tepelerde, rüzgâr almayan kıyılarda büyür. Rüzgâr , dallarını kırmasın diye, rüzgâr oyun oynamasın diye, yere, toprağa yapışarak, sürünerek büyür!
...

Üçüncüsü, biraz daha geniş kapsamlı ve halk tarafından daha fazla bilinen adlarını da içeren şöyle bir bilgi:

Yabanmersini-Likarpa-Lifori doğal yollarla ilçemiz yaylalarındaki orman alanlarında mevcuttur.Trabzon'da genellikle Of ilçesinde ve civarında dikimi yapılmakta, üç yıl içerisinde alınan ürünün kilosu on liradan pazar bulmaktadır.İlçemizde yapılan bir çalışma ile kaymakamlık tarafından gerekli girişimlerde bulunulmuş, dikimi yapılabilmesi için muhtarların arazi demini yapmaları istenmiş fakat bu yıl geç kalındığı için bu çalışma fidan dikim mevsimine ertelenmiştir. İlçemiz yeni mahallede yapılan bir bahçede bu yıl ürün verilmesi beklenmektedir.Vaccinum myrtillus, 30-35 cm yükseklikte, kışın yapraklarını döken küçük bir bitkidir. Yabanmersini, yüzyıllardır yenilebilir, lezzetli bir yabani meyve olarak kullanılmaktadır. Meyvelerinin, 1862 yılında Kuzey Avrupa’da basılan bir kitaba göre ( The Useful Plants For Great Britain, C.P. Johnson) yabani, lezzetli bir yiyecek olarak kullanıldığını, reçel, şurup, tart ve pastasının yapıldığını biliyoruz. Yabanmersini meyvelerine karşı modern ilgi ise 2. Dünya Savaşından sonra meydana geldi. Çünkü yabanmersininin gözlere iyi geldiği artık bir sır değildi. 2. Dünya savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri pilotlarının doktorların önerisiyle bol miktarda yaban mersini reçeli yiyerek gece uçuşlarına çıktıklarını ve yorgun gözlerini dinlendirdiklerini kayıtlardan biliyoruz. Pilotlar, yabanmersini reçeli yedikten sonra gece uçuşlarına çıktıklarında, gece görüşlerinde bir düzelme ve iyileşme hissettiklerini sık sık rapor ediyorlardı. 1960’ ların ortalarında yukarıdaki gözlem ve duyumlar, önce bir laboratuvarda daha sonraları da klinik çalışmalarda yabanmersini meyve ekstrelerinin gözler ve damar sistemi üzerine etkileri üzerine yapılan çalışmalara yol gösterdi. Yabanmersini meyve ekstreleri (özü) üzerine yapılan çalışmalarda bu meyvenin göz ve damar sistemi üzerine olan etkisinin bir bioflavonoid olanantosiyanidinler (anthocyanosides) denilen, toksik (zehirli) olmayan, suda çözülebilir, biyolojik aktif ve antioksidan olan bir grup bileşikle ilişkili olduğunu gösteriyordu. Bu bileşikler antosiyan(anthocyans) türevleri olup, meyve ve çiçeklerdeki kırmızı, mavi ve mor renklerinden sorumlu pigmentlerdir(renk maddeleridir). Yabanmersini meyveleri üzerinde yapılan çalışmaların çoğunda purifiye edilmiş (arındırılmış ve temizlenmiş) ve %25-36 arasında antosiyanidin içeren ekstreler kullanıldı. Yabanmersini ekstrelerinde en azından 15 farklı antosiyanidin bileşiği tespit edildi. Şu anda Amerika’da üretilen pek çok standardize edilmiş yabanmersini ekstresi %25 antosiyanidin içermektedir. Elbette bitkisel kökenli doğal ürünlerin etkisini tek bir etken maddeye bağlamak doğru değildir. Yabanmersini meyve ekstreleri, antosiyanidinlere ilave olarak %7’ye kadar tanen, çeşitli alkaloidler (myrtine ve epimyrtine gibi), en azından 12 farklı fenolik asit (phenolic acid) ve 3 glikozid ( quercitrin,isoquercitrin, hyperoside) içermektedir. Tüm bu bileşikler şu veya bu şekilde yabanmersininin faydalı etkilerine katkıda bulunmaktadırlar. Şu anda Avrupa ve Amerika’da yabanmersini preparatları gece körlüğü ve diyabetik retinopati (diabetic retinopathy- şeker hastalığından kaynaklanan görme ve retina bozukluğu) ve zayıf kan dolaşımını artırmak için kullanılmaktadır. Almanya’da ise ayrıca, ishal durdurucu olarak da kullanılmaktadır.

Bu bitkinin görünümü aşağıdaki gibidir:



3 Nisan 2012 Salı

Sevdiğin Kadardır Ömrün

Her şey sende gizli,
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif,
Kalbinin attığı kadar canlısın,Gözlerin uzağı gördüğü kadar genç,
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü.
Ne renk olursa kaşın, gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin,
Yaşadıklarını kar sayma,
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna,
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün,
Gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin,
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin Güneşin doğuşundadır,
Doğanın sana verdiği değer ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yağmur yağdığı kadar ıslaksın, Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak!
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın, ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin... Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
ve karşındakileri unuttuğun kadar çabuk unutulursun... Çiçek sulandığı kadar güzeldir...
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli, Bebek ağladığı kadar bebektir
ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin...
Bunu da öğren,

Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can Yücel

8 Mart 2012 Perşembe

Dünya Emekçi Kadınlar Günü


Dünya emekçi kadınlar günü kutlu olsun.

İnsanların ve özellikle kadınların üzerindeki baskının arttığı bu günlerde, kadını ikinci plana atan, sosyal hayata girmesini engelleyen ve kadının özgürleşmesinden korkan zihinlere karşı, bu günü bilinçle sahiplenmek gerekiyor.
Gücünü ve anlamını, 8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasındaki grevinden alan bu gün, faşizme ve kapitalizme karşı bir anıt gibi tarih sayfalarında yerini almıştır. Bu günün, kadınlara sadece hediye almak/çiçek vermek gibi basite indirgendiği günümüzde, kadın hakları ve kadınlarımızın sorunları adına pek bir adım atılmamaktadır. Bu günde, kadınların sorunları bir kez daha ve yüksek sesle yine kadınlar tarafından dile getirilmeli, kadınlar bu güne daha sıkı sarılmalıdırlar. Yakın zamanda yapılan anketlerdeki verilere göre, Türkiye'deki evli kadınların neredeyse yüzde ellisinin hala eşinden fiziksel şiddet gördüğü ortaya konmuştur. Bu acı tablo karşısında bu günü kutlamak yerine bu günde bayanların eylem yapmasını tercih ederdim.

Ben de ritüeli yerine getireyim ve bir kutlama mesajı da ben yayınlayayım:

Öncelikle annemin, beni büyütüp bana bakan anneannemin ve diğer tüm sevgideğer, saygıdeğer, cefakar, fedakar, kimi zaman dost, kimi zaman eş, kimi zaman bir yoldaş olan kadınlarımızın bu güzel gününü tebrik eder, onların daha fazla söz sahibi olduğu, erkeklerin arkasında değil yanında durduğu bir günün özlemi ile daha özgür bir gelecek için bugünün vesile olmasını dilerim.

Tabii herkesten ayrı bir yeri olan anneme de, bu şarkıyı armağan ederim:





13 Şubat 2012 Pazartesi

Adam Olacak Çocuk

Bugün de, kendi geçmişimden bir kesit sunuyorum. Daha beş yaşındayım. Tertemiz, her şeyden habersiz. O zamanlar içine kapanık bir yapıda idim. Bunun da çeşitli sebepleri vardı elbette ki. Belki karakterim öyleydi, belki de çevresel etkenler beni böyle bir karaktere bürüyordu. Etrafımda olan her şeyi anlıyordum ve bunlardan etkileniyordum, kimse fark etmese de...

Büyüdükçe bu çeşitli sebeplerin farkına varabildim tabii. Kısmen, bu içe kapanıklığımı üzerimden attım zamanla. Ancak bir yanık izi gibi kaldı içimde, dikkatli bakınca belli olan. Sonuç olarak, iyisiyle, kötüsüyle, anılar biriktirerek geldim bu günlere dek.

Günlerden bir gün, beni TRT'nin İstanbul'daki stüdyosuna götürdüler. Orada 'Adam Olacak Çocuk' programına katılacaktım. O günle ilgili ve katıldığım o programa dair hiç bir şey hatırlamıyorum. Yalnızca programın sonunda, Barış Manço çocuklara hediye seçtiriyordu. Benim de şansıma pembe bir gitar çıkmıştı. Yıllarca oyuncak sepetimde durdu bu gitar. Tek aklımda kalan bu. Benim geçmişe yönelik hatırlayamama problemim var sanırım. Bilinçaltımın bir kendini savunma yöntemimidir bilmem ama bazı yaşadıklarımın üzerinden uzun yıllar geçince hiçbir şey aklımda kalmıyor. Ta ki, biri hatırlatana veya bir resim, bir video görene dek. Kimi zaman bunlar da fayda etmiyor.

Neyse, videodaki kişinin ben olduğunu bildiğim ve yine aklımda kalmayan bir kesit hayatımdan...

Evet, aşağıdaki videonun beşinci dakikasının yirminci saniyesinde, bir kaç saniye de olsa, kendimi gördüm ve bana çok enteresan geldi. İşte size 'Adam Olacak Erdem'... :)



9 Şubat 2012 Perşembe

Muhtar Cem Karaca

Dün, Cem Karaca'nın ölümünün 8. yıldönümü idi. Benim de, şarkılarını dinleyerek büyüdüğüm, aslında binlerce sayfayı doldurabilecek bir hayat hikayesine sahip olan Cem Karaca'yıkısaca şöyle anlatabiliriz:

"Türk müziğinin en önemli sanatçılarından biridir. Anadolu 'Rock'ın kurucu üyelerinin başında gelir. Bu müzik tarzlarını uygulayan birçok grupla (Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar ve Dervişan) çalışmış, kurucu ve yöneticisi olmuş güçlü bir 'rock' kültü yaratmıştır. 'Rock' müziğini Anadolu insanına Türkçe sözlerle tanıtan ve sevdiren en önemli sanatçıdır. Eserlerinde sosyal ve politik içerikli konulara değinmesiyle daha büyük sorumluluklar üstlenen Karaca, özgün stiliyle de 'Anadolu Rock'ın efsane sanatçısıdır."1

Ben lafı çok fazla uzatmayarak, geçirilen siyasi ve sosyal zor dönemlere değinmeden, Cem Karaca'nın severek dinlediğim bir şarkısını burada paylaşmak istiyorum:



Doğarken ağladı insan,
Bu son olsun, bu son...


Referans: 


26 Ocak 2012 Perşembe

This is it ...

“Who are you to judge the life I live? 
I know I'm not perfect 
-and I don't live to be- 
but before you start pointing fingers... 
Make sure your hands are clean!”

Bob Marley

22 Ocak 2012 Pazar

Merhaba


5 Kasım 2011'den bir yazı...

---

Az kaldı. Yine, yeni bir başlangıca doğru yol almaktayım. Yeni başlangıçlar daima zor gibi gözükür ama bu zorluk, neden yeni bir başlangıç yaptığınız sorusuna verilecek yanıt ile ters orantılıdır. Yeni başlangıç sebebiniz ne kadar güçlü ise, zorlanma da o kadar zayıflar. Ya da tam tersi.. Yani sebep güçlü ise kararlılık hat safhadadır. Bu da karşılaşılan zorluklara bakış açısını değiştirir. Zorluklar, günlük hayatta karşılaştığımız sıradan vakalar haline bürünür. 

Bu sefer rota Bakü gibi gözüküyor. Yani Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinden Bakü'ye. Bugün saydım, tam 27 ay olmuş buraya geleli. Burası ile sıkıntılarıma, bunalımlarıma ve şikayetlerime girmeyeceğim. Onları en iyi not defterim bilir. Sayfalar dolusu yazı ... Çözümsüz problemler ve cevapsız sorularla dolu sayfalarca yazı.
Neyse, bunlara yeniden girmeye hiç gerek yok. 

Bugüne kadar o ya da bu şekilde geldim. Tecrübe ettiğim her şey ile birlikte yoluma devam edeceğim. Hayatımda yeni bir sayfa açıyorum. Bembeyaz, tertemiz yeni bir sayfa. Her şeye sıfırdan başlarmışçasına heyecanlıyım aslında. Aynı zamanda da içimde buradan ayrılmanın verdiği, ama bir türlü anlam veremediğim burukluk. 

Neyse... Bu sıra okuduğum bir kitapta ne yazıyor, biliyor musunuz dostlar? Çevirisi şöyle: 'Hiç bir zaman, hiç bir şey için geç değildir. Yeniden başlamak için tereddüt etme. Git ve orada yerini al.' 

Ben de yerimi alacağım.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Ah bu şarkıların gözü kör olsun ...


Şarkılarla ağladık, şarkılarla güldük,
Şarkılarda ayrıldık, şarkılarda üzüldük,
Şarkılarda hayat, şarkılarda ölüm,
Olursa olsun ...
Ah bu şarkıların gözü kör olsun ...






Bilmem ki...

...

En son ne zaman bu kadar heyecanlandığımı hatırlamayacak kadar çok olmuştu. Aylar, belki de yıllar sonra yeniden aynı duyguyu hissedince heyecanlanmıştım. Öyle ki, kalbim yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Bakışlarında kaybolmuştum. Tek o vardı görebildiğim ve diğer herkes flulaşmıştı. Saatler her zamankinden daha çabuk geçiyordu, acımasızca. Ama olsun, ne kadar zamanım kaldıysa, o kadar daha, sadece ona bakmak, hayatımın geri kalanında onsuz tek bir saniye geçirmemek için her şeyi göze alabilecek kadar heyecanlanmıştım bir kere. 

Zaman geçerse geçsindi, ışık hızında.. 
Ömür biterse bitsindi, olmaz umrumda.. 
Ben bu güzelliği gördüm ya, artık gözüm kalmaz arkada..

Dünyanın en mutlu insanıydım. Yüzümde devamlı, nedensiz bir tebessüm, güneşin rengi farklı, dalların hepsi bana el uzatmış, yapraklar önümde saygıyla eğilmiş, rüzgar elimden tutmuş esiyor, tüm martılara selam veresim var. Martılarla olan günbatımı muhabbetimize şimdi, hayatıma yeniden anlam yükleyen biri daha katılacak diye öyle sevinçliyim ki, kanatlarım olsa, yükselsem, rüzgarla beraber süzülüp gitsem keşke diye düşünüyorum.
Sarı saçları, ipek teni, masmavi bakışları, gülüşü, duruşu, bir kuğu gibi asaleti, konuşması... Susması bile hoşa gider mi arkadaş! Olamaz.. Kendimi kaybettim. Belki de kaybettiğim kendimi onda buldum, bu şaşkınlık ondan. Hani değerli bir şeyini kaybedersin de, bulamayınca peşini bırakırsın, umudun biter, artık aklından gider ama neden sonra onu bulunca çok şaşırırsın, sevinirsin. Kaybettiğin zamanki o hüznü hatırlarsın ve buluncaki sevinçle o hüzün karışır, tarifsiz bir duygu kaplar insanı. İşte tam da öyle bir hissiyat içerisindeyim.

Evet, anlamsız, amaçsız ve belkide renksiz hayatım vardı ama şimdi değişti. Her yeni gün için bir sebebim var artık. Daha az uyumak istiyorum mesela, sırf onu daha çok göreyim diye. 

Eeh, yeter be diyesim var hayata, benim de söyleyeceklerim var. Bizim için çizilen o hazır kalıp çizgiden artık çıkabilirim. Gideriz bir kıyı kasabasına, zamanın aheste aheste aktığı, koşturmacadan uzak, huzur dolu, sandalların denizde yüzdüğü, balıkçı motor tıkırtısının kuşların cıvıltısına karıştığı, dağın tam yamacında ormana karşı ve sol tarafımızda da deniz, uçsuz ve bucaksız ve gökyüzü masmavi, onun gözleri gibi.. İşte oraya gideceğiz. Büyük hedefler yok! Hedefler için insanları yok etmek yok! Odakta insan, yaşam, aşk var aşk. Bir gitar sesi, hafif rüzgar, denize karşı ve daha yeni tuttuğumuz balıklar..

Çok mu şey istiyorum.

Çok mu az?

Bilmem ki...